14.02.2008
Niye ölükent dediğini Fahrettin'in anlamıştım artık. Etrafı dağlarla çevrili bir köy ve köyün içinde derme çatma bir karakol.
Tüm hayatımız bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda geçiyordu. Tek katlı küçük bir karakol binası, tek katlı biraz daha büyük koğuş binası ve karakol komutanı ile uzman çavuşların kaldığı misafirhane. En büyüğü yirmi metre uzunluğunda, beş metre genişliğinde bir binadan ibaret.
Buraya geldiğimin üçüncü günü karakol komutanımızın bize sunduğu iki görevden seçimimizi yapmıştık. Buraya iki kısa dönem çavuş olarak geldik, bir aylık eğitimimizi tamamladıktan sonra. Karakol komutanı ilk geldiğimiz gün diğer kısa dönem çavuş olan Ahmet Yeşil ile beni odasına alarak sohbet edip çay söylemişti. Bu sırada birimiz için nöbetçi çavuşluk, diğerimiz için ise pusuya çıkma görevini düşündüğünü belirtmişti. Pusu görevi, karakolun arkasındaki hakim tepede yer alan kulübede ve kulübenin dışında tutulan nöbetti. Üç kişi sabah 06:00'dan akşam 06:00'a kadar tepedeki mevzilerinde nöbet tutuyordu. Öğlen bir lişi gelip, yemeklerini alıp hemen çıkıyordu tekrar pusuya.
Nöbetçi çavuş ise adeta nöbetçi astsubayın sözcüsü ve emir eri gibi çalışıyordu. Neöbetçileri değiştiriyor, içtima alıyor, yemek düzenini sağlıyor, mıntıkaları denetliyor velhasıl komutanla iç içe ve sürekli diğer askerlere önder oluyordu.
Ahmet pusuyu, ben ise nöbetçi çavuşluğu seçmiştim -karakol komutanının yönlendirmesiyle.-
Nöbetçi çavuşluğun en zor yanı, görevin yirmidört saat sürmesiydi. Sabah 08:00'dan, ertesi sabah 08:00'a kadar, sonra yirmidört saat dinlenme. Yirmidört saat çalışmak, ayakta durmak, insan bedeninin fizyolojisine ters geliyordu. Gece saat 02:00 civarında gelen uykuyu bir türlü bastıramıyor; ayakta, sandalyede, duvara yaslanarak uyukluyordum. Ta ki saat 04:30 - 05:00 civarı hava aydınlanana dek sürüyordu bu uyku hali.
Hava çok soğuk olduğundan -özellikle geceleri öldürücü soğuk oluyordu- şu an gece nöbetleri birer saat tutulmakta ve ben yine nöbetçi değiştirmekteyim.
- Hadi nöbetçiler, silah almaya
Diye sesleniyorum gazinoda yaklaşık bir saattir bekleyen hazır kıta erlere.
- Ya, yine mi geldi nöbet saati
Homurdanmaları arasında yavaş yavaş kalkıyor yeni nöbetçiler silah almaya.
Toplam onsekiz kişi, altılı gruplar halinde, üç kulede(mevzide) birer saat nöbet tutuyorlardı.
- Hadi beyler, hızlı biraz vakit geldi. Arkadaşlarımız üşümüştür epey.
Diyerek hızlandırmaya çalışıyorum yeni grubu. Nöbetçiler çıkıp sıralanmıştı silahlarıyla. Nöbetçi astsubaya nöbetçilerin hazır olduğunu bildirmek üzere tim odasına girdim. Nöbetçi astsubay yerinde değildi. Saat 18:00’dı. Muhtemelen misafirhaneye yemeğe gitmiştir, ben değiştireyim ne olacak ki dedim.
- Yülsek tutuş. Kurma kolunu çek, bırak. Emniyeti aç, tetik düşür.
- Pat, pat, pat !
Gelen üç adet patlama sesiyle altı nöbetçi ve ben adeta donmuştuk. Nöbetçilerin tam karşısında değil, yan çaprazlarında duruyordum emniyet açısından. Patlama sesinden beş altı saniye sonra bu şoku ilk bozan nöbetçilerden birisi olan Tanju Karabulut adlı erin sesi oldu.
- Allah kahretsin ya, mayonu* içinde unutmuşum abi ya,
dedi ağlamaklı bir sesle. O an anladım ki Tanju mayonu silahtan çıkarmadan tetik düşürmüştü. Hemen ardından uğultular,
- Ne oldu! Bir şey yok değil mi?
- Tamam kimsede bir şey yok. Tanju ne yaptın ya !
Hemen ardından koşarak gelen birinin bot seslerini duydum. Botlar bağlı değil, üstte yakası açık askeri kamuflaj ve parka da giyilmemiş şekilde heyecandan titreyerek yanımızda biten Nöbetçi astsubaydı. Heyecandan titreyen sesiyle,
- Ne oldu oğlum !
- Komutanım, Tanju mayonu çıkarmayı unutmuş, kimsede bir şey yok komutanım.
- Off. Heyecandan kalbim ağzıma geldi. Birine birşey oldu zannettim. Boğazıma dizildi lokmam.
diyordu halen kendine gelememiş titreyen sesi ve endişe dolu yüz ifadesiyle. Hemen ardından karakol komutanı da olay yerindeydi.
- Çocuklar tamam. Sakin olun. Yılmaz (diğer uzman çavuş), Tanju’nun silahını al , doldur boşaltını yap. Hadi çocuklar siz de nöbet yerlerinize.
Bu heyecan yaratan ve endişe verici olay, günün olayı olmuştu. Ben ise neden kendisine haber vermediğim için sağlam bir fırça yedim nöbetçi astsubaydan –ki haber versem dahi gelmeyecek, sen değiştir diyecekti her zamanki gibi- Askerlik işte. Komutan her zaman haklıdır...
Niye ölükent dediğini Fahrettin'in anlamıştım artık. Etrafı dağlarla çevrili bir köy ve köyün içinde derme çatma bir karakol.
Tüm hayatımız bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda geçiyordu. Tek katlı küçük bir karakol binası, tek katlı biraz daha büyük koğuş binası ve karakol komutanı ile uzman çavuşların kaldığı misafirhane. En büyüğü yirmi metre uzunluğunda, beş metre genişliğinde bir binadan ibaret.
Buraya geldiğimin üçüncü günü karakol komutanımızın bize sunduğu iki görevden seçimimizi yapmıştık. Buraya iki kısa dönem çavuş olarak geldik, bir aylık eğitimimizi tamamladıktan sonra. Karakol komutanı ilk geldiğimiz gün diğer kısa dönem çavuş olan Ahmet Yeşil ile beni odasına alarak sohbet edip çay söylemişti. Bu sırada birimiz için nöbetçi çavuşluk, diğerimiz için ise pusuya çıkma görevini düşündüğünü belirtmişti. Pusu görevi, karakolun arkasındaki hakim tepede yer alan kulübede ve kulübenin dışında tutulan nöbetti. Üç kişi sabah 06:00'dan akşam 06:00'a kadar tepedeki mevzilerinde nöbet tutuyordu. Öğlen bir lişi gelip, yemeklerini alıp hemen çıkıyordu tekrar pusuya.
Nöbetçi çavuş ise adeta nöbetçi astsubayın sözcüsü ve emir eri gibi çalışıyordu. Neöbetçileri değiştiriyor, içtima alıyor, yemek düzenini sağlıyor, mıntıkaları denetliyor velhasıl komutanla iç içe ve sürekli diğer askerlere önder oluyordu.
Ahmet pusuyu, ben ise nöbetçi çavuşluğu seçmiştim -karakol komutanının yönlendirmesiyle.-
Nöbetçi çavuşluğun en zor yanı, görevin yirmidört saat sürmesiydi. Sabah 08:00'dan, ertesi sabah 08:00'a kadar, sonra yirmidört saat dinlenme. Yirmidört saat çalışmak, ayakta durmak, insan bedeninin fizyolojisine ters geliyordu. Gece saat 02:00 civarında gelen uykuyu bir türlü bastıramıyor; ayakta, sandalyede, duvara yaslanarak uyukluyordum. Ta ki saat 04:30 - 05:00 civarı hava aydınlanana dek sürüyordu bu uyku hali.
Hava çok soğuk olduğundan -özellikle geceleri öldürücü soğuk oluyordu- şu an gece nöbetleri birer saat tutulmakta ve ben yine nöbetçi değiştirmekteyim.
- Hadi nöbetçiler, silah almaya
Diye sesleniyorum gazinoda yaklaşık bir saattir bekleyen hazır kıta erlere.
- Ya, yine mi geldi nöbet saati
Homurdanmaları arasında yavaş yavaş kalkıyor yeni nöbetçiler silah almaya.
Toplam onsekiz kişi, altılı gruplar halinde, üç kulede(mevzide) birer saat nöbet tutuyorlardı.
- Hadi beyler, hızlı biraz vakit geldi. Arkadaşlarımız üşümüştür epey.
Diyerek hızlandırmaya çalışıyorum yeni grubu. Nöbetçiler çıkıp sıralanmıştı silahlarıyla. Nöbetçi astsubaya nöbetçilerin hazır olduğunu bildirmek üzere tim odasına girdim. Nöbetçi astsubay yerinde değildi. Saat 18:00’dı. Muhtemelen misafirhaneye yemeğe gitmiştir, ben değiştireyim ne olacak ki dedim.
- Yülsek tutuş. Kurma kolunu çek, bırak. Emniyeti aç, tetik düşür.
- Pat, pat, pat !
Gelen üç adet patlama sesiyle altı nöbetçi ve ben adeta donmuştuk. Nöbetçilerin tam karşısında değil, yan çaprazlarında duruyordum emniyet açısından. Patlama sesinden beş altı saniye sonra bu şoku ilk bozan nöbetçilerden birisi olan Tanju Karabulut adlı erin sesi oldu.
- Allah kahretsin ya, mayonu* içinde unutmuşum abi ya,
dedi ağlamaklı bir sesle. O an anladım ki Tanju mayonu silahtan çıkarmadan tetik düşürmüştü. Hemen ardından uğultular,
- Ne oldu! Bir şey yok değil mi?
- Tamam kimsede bir şey yok. Tanju ne yaptın ya !
Hemen ardından koşarak gelen birinin bot seslerini duydum. Botlar bağlı değil, üstte yakası açık askeri kamuflaj ve parka da giyilmemiş şekilde heyecandan titreyerek yanımızda biten Nöbetçi astsubaydı. Heyecandan titreyen sesiyle,
- Ne oldu oğlum !
- Komutanım, Tanju mayonu çıkarmayı unutmuş, kimsede bir şey yok komutanım.
- Off. Heyecandan kalbim ağzıma geldi. Birine birşey oldu zannettim. Boğazıma dizildi lokmam.
diyordu halen kendine gelememiş titreyen sesi ve endişe dolu yüz ifadesiyle. Hemen ardından karakol komutanı da olay yerindeydi.
- Çocuklar tamam. Sakin olun. Yılmaz (diğer uzman çavuş), Tanju’nun silahını al , doldur boşaltını yap. Hadi çocuklar siz de nöbet yerlerinize.
Bu heyecan yaratan ve endişe verici olay, günün olayı olmuştu. Ben ise neden kendisine haber vermediğim için sağlam bir fırça yedim nöbetçi astsubaydan –ki haber versem dahi gelmeyecek, sen değiştir diyecekti her zamanki gibi- Askerlik işte. Komutan her zaman haklıdır...
*Mayon: Uzun namlulu bixi silahının mermi şeriti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder