Yaşlı insanların yeri ayrıdır bende. Zira, doğumumdan ergenlik çağımın sonuna kadar annem, babam, kız kardeşim ve babaannemle büyüdüm. Babaannem bir babaanneden çok daha fazlasıydı. Hem babamdan, hem annemden bir parçaydı, özeldi. Ebeveyn kavramı iki kişilik değil, üç kişilikti benim için.
Okul çağına gelene kadar hep onunla uyurdum. Onun yatağında, ona sarılarak uyumak, süt kokan nefesini koklamak huzur verirdi bana. Sonraki dönemlerde de arasıra yapardım bunu. Koynuna sokulur, yaşlılara has “nurlu” yüzünü seyrederdim bir süre.
Okul çağına kadar yaşadığım İstanbul’dan ayrılmış, Anadolu’nun şirin ilçesi Merzifon’a yerleşmiştik babamın görevi nedeniyle. Kişiliğimin yerleşmeye başladığı; “anne ve babamla” çatışmalar yaşamaya başladığım bu dönemde en yakın arkadaşımdı babaannem. Koruyucu meleğim de olmuştu artık. Anne-babamın çocuk yetiştirirken yapmaları gereken, ama benim çocuk olarak kabullenmediğim durumlar oluştuğunda, hep babaannemi yanımda bulurdum. Kolları birer kanat, entarisi pelerin, yazması ise hale idi artık benim için.
1984 yılında Merzifon’a geldiğimizde, babaannem 75 yaşına dayanmış ben de ilkokula başlamıştım. Artık arkadaştık ya, dedemden kalan 3 aylık emekli maaşını almak için birlikte tuttururduk bankanın yolunu. Ne banka kartı, ne ATM cihazı yok o yıllarda. Maaşı almak için bankaya gidip almaktan başka bir yol da yoktu doğal olarak. Hala Anadolu’da görmek mümkün mü bilmiyorum ama Merzifon’da şehir içi ulaşımda otomobilden çok faytonlar kullanılırdı. Böylece hem en yakın arkadaşımla faytona binip gezmiş, hem de dönerken bir sürü eşya ile dönmüş oluyordum. Hal böyle olunca, maaş günü yaklaştığında içimi bir heyecan kaplar, o gün geldiğinde ise bu heyecan doruk noktasına ulaşırdı. Faytona biner, ilçede tek şubesi bulunan Ziraat Bankasının yolunu tutardık. Üç ay boyunca beklediğim gündü o gün. Bankaya girip para çekme işlemini yaşamak ise ayrı bir gururdu. Babaanneme, “parayı saymak” ve “makbuzda parmak basacağı yeri göstermek” için yardımcı olmak dünyanın en önemli işiydi benim için. Bu işlemleri yaparken etrafıma bakar, görevli memurların ya da işlem yapmak için bekleyen diğer müşterilerin olanlara tanıklık edip etmediklerini gözlemlerdim. Şahit olan birisini gördüğümde ise göğsüm daha da kabarır, gururum iki katına çıkardı.
Babaannem parayı alır almaz banka içindeki bir banka otururduk. Babaannem parayı bana tekrar saydırıp, kendince de hesabını yaptıktan sonra, paraları koynundan çıkardığı keseye koyardı. Artık sırada işin en zevkli kısmı vardı: Çarşıya çıkıp alışveriş yapmak.
Pastane’den dört beş çeşit lokum, kasaptan üç dört kilo et, manavdan mevsim meyveleri ve evin ihtiyacı olan diğer eksikler tamamlandıktan sonra sıra bana gelirdi. Zamanın çikolata, gofret ve şekerlemelerinden istediklerimi seçerdim. Sonra da üç ay boyunca düşündüğüm ve kafama kazıdığım oyuncakları. Babaannem kardeşimi de unutmaz ve onun için de oyuncak seçtirirdi. Bütün eşyaları faytona yükletir evin yolunu tutardık. Şenlik gününün devamı evde geçerdi. Alınan her şey salona getirilir tek tek poşetlerinden çıkarılır, herkes kendine düşeni seçerdi.
Bu karnaval hemen sona ermez, para suyunu çekene kadar çeşitli şekillerde sürerdi. Maaş alındıktan sonra gelen ilk Pazar günü, yine faytonla ilçenin en güzel hamamına giderdik birlikte. Pazar günü olması sebebiyle hamam genelde kalabalık oluyor ve bazen benim gibi bir veya iki çocuk da olabiliyordu. Hamamdaki yıkanma eylemi, evdekinden çok farklı ve uzun sürerdi. En az dört beş defa tekrarlardı bütün işlemler. En büyük fark ise kesede idi. Kese işlemi büyük bir özenle yapılır ve uzun bir zaman alırdı. Babaannem keseye geçmeden önce en az bir saat geçirirdi ki, kese işe yarasın. Zaten hamamdan çıkarken vücudumuz kıpkırmızı olmadıysa, iyi keselenmemişiz demekti.
Hamam sefasının tam ortasında; herkes sözleşmiş gibi birden, gelirken hazırlanan yiyeceklerini çıkarırdı. Biz de önceden hazırladığımız peynir, ekmek, domates ve biberlerin bohçasını göbek taşına serer; afiyetle yemeye başlardık. Bu zaman, herkesin yıkanmaya ara vererek soluklandığı, sohbet ve dedikodu ortamı haline dönüşürdü. Son dönemdeki dedikoduların mahiyetine göre çok uzun da sürebilmekteydi. Bu sohbetlerden birinde babaannemin anlatılan bir konu hakkında verdiği tepki hala aklımdadır.
1. Kadın: Mehmet Efendinin kızı, kocaya kaçmış.
2. Kadın: Deme kız !
1. Kadın. Valla kaçmış. Hem de uzun zamandır varmış oğlanla arası.
Babaannem, lokmasını yutup, konuşulanlara ortak oldu bir anda:
- İyi kızdır Ayşe emme, “Eli işte, gözü oynaştaydı” zaar.
-
1 yorum:
Benim de hayatımda babaannem önemli bir yer tutar. Okul çağına yaklaşan yılların 1-2 senesini memlekette 1 sene kadarını da İstanbul'da babaannemle geçirdim. Az çekmemiştir elimden. Sopasını yediğimi de bilirim ama vurduğu yerler gonca goncadır şimdi. Rahmetliyi 84 de kaybettik, eksilenler listemin 3. sırasındadır.
Hikaye güzeldi, faytona bindim, bankta para saydım ve gururlandım memurların bakışları arasında :)
Kolaylıklar
Yorum Gönder